Anadolu’nun her yanı gibi Güney ve Güneydoğu Anadolu dağları ve ovaları da yüzyıllar boyunca göçebe katarlarının gidiş gelişlerine sahne olmuştur. Yazı Toroslarda; Nurhak, Engizek, Sof ve Ahır dağlarıyla Karacadağ’da geçiren göçebeler; sonbaharda Çukurova’ya, Pazarcık, İslahiye, Amık, Harran ovalarına, Elbeyli ve Barak yazılarına, hatta daha güneye, çöle inerlerdi.

Bu göçler nice aşk maceralarına, nice çatışmalara, acı tatlı olaylara tanık olmuştur. Göç kafilelerinin gidiş gelişlerinde önlerine rastlayan bağlara, bahçelere zarar vermeleri; yağmacılık, kız kaçırma, ırza geçme, adam öldürme gibi kanun dışı hareketleri, devleti yıllarca uğraştıran gailelerden olmuştur.

Göçler sırasında geçen olaylardan birisi "Bebek Hikâyesi" diye adlandırılır. Bir de hazin türküsü vardır.

Bir yıl kışın erken bastıracağı kestirilir. Bundan ötürü yayladakiler çadırı çatmayı yıkar, davar sürülerini önlerine katıp kışlağın yolunu tutarlar. Gümüş reşmeli kısrakların kişnemeleri, develerin kunkundak ve gümbürdekleri, davul zurna sesleri ortalığı inlete inlete yürürler. Ormanlar içinden geçen göç katarı, akşamüzeri o gün konaklayacakları yere gelir. Konaklama hazırlığı yapıldığı sırada bey çadırlarının birinden "Yavrum!" diye çığlıklar gelmeye başlar. Herkes elindeki işi bırakıp çığlığın geldiği yana koşar. Genç bir kadının hıçkıra hıçkıra dövünüp ağladığı görülür. Az sonra bunun nedeni anlaşılır: İçinde, ağlayan genç kadının birkaç aylık çocuğu bulunan ve bir devenin üzerinde taşınan beşiğin konak yerinde olmadığı görülmüştür. Herkeste bir şaşkınlık, bir üzüntü... Yolda düşmüş de nasıl olup kimse görmemiştir? Olayda düşmeden başka bir iş olmak gerektir.

Beş on kişi, henüz indikleri atlarına geri atlayarak geldikleri yola dönerler; obanın bütün kadınları boğula boğula ağlayan kadını teselli etmeye çalışırlar. Bütün gözler atlıların uzaklaştıkları yoldadır. Sıkıcı bir bekleyişten sonra gidenler uzaktan görünürler. Herkes oraya bakıp bir şeyler seçmeye çalışır. Kafile yaklaşınca atlılardan birinin kucağında bir beşik görülür. Gözlerde bir sevinç belirir; fakat gelenlerdeki sessizlik, ilk anda beliren sevinci gölgeler. Az sonra sevinç, yerini tam bir üzüntüye bırakacaktır. Yere indirildiği zaman içinde mışıl mışıl uyuyan bir yavru beklenen beşik bomboştur. Küçücük yatağın şurasında burasındaki kan lekeleri, yüzlere bir dehşet perdesi gerer.

Develer yoluna giderken bir ağaç dalına asılı kalan beşik, kafile oradan ayrıldıktan sonra alıcı kuşların saldırısına uğramıştır. Oba kalın bir matem örtüsünün altına gömülür. Birkaç gün sonra genç kadının dilinden söylenmiş şu ezgili mersiye, çadırdan çadıra yayılır.

Aldan işlettim bezini

Yavrum çekerdim nazını

Kargalar oydu gözünü

Yavru beni deleyledi

Yaktı yaktı küleyledi.

Bebek seni belemedim

Yavrum diye salladım.

Yavrum nenni kuzu nenni nenni

Bebek nenni nenni uy bebek uy

Bebeğin beşiği bakır

Sallamadım takır takır

İçindeki molla Bekir

Bebek benî deleyledi

Yekin kara devem yekin

Canını zilini dakın

Ağ bebeği daldan sakın

Yavru beni deleyledi.

Yekin kara devem yekin

Dal geliy boynunu sakın

Babanın gelmesi yakın

Bebek beni deleyledi.

Deveyi Deveye çattım

Yuları boynuna attım

Kaynanadan hicap ettim

Bebek beni deleyledi

Deve dabanın yarıla

Ardıç kolların kırıla

Kaynana gözün kör ola

Yavru beni deleyledi.

Kara kuşlar ötüşüyor.

Cınak vurup bölüşüyor.

Düşman bize gülüşüyor.

Bebek beni deleyledi.

Ali ipekten abası var

Gurbet elde babası var

Yedi köyde ebesi var

Yavru beni deleyledi

Bebeğin beşiği çamdan

Yuvarlandı düştü damdan

Şimdi gelir baban şamdan

Bebek beni deleyledi.

Bu hikâye ve destan; bundan 15 yıl önce Oğuzeli’nde "Deli" adıyla anılan Abdal Cumali’den, altı ay önce de Sofalıcı köyünden Hurşit’ten dinlenmiştir. Cumali son iki kıtayı söyleyememişti.

Hikâyenin yanık bir de türküsü var. Ancak bu, şimdi piyasada söylenilenden ayrıdır. Bakır halk ezgilerini bir kazanç vasıtası yapan uydurma besteciler; bölgemizin birçok halk türküsü ve uzun havası gibi bunun da ırzına geçmişlerdir.

Cemil Cahit GÜZELBEY