Milli Mücadele Günlerinden ve Kurtuluş Yıldönümlerinden Birkaç Hatıra

İstanbul’dan Antep’e: Gaziantep Ticaret İdadisi, ilk mezunlarını 1916’da bizim sınıfla vermişti. Birinci Dünya Savaşı'nın her şeyi altüst eden tufanı dininceye kadar ben de yüksek tahsile başlayamamıştım. Üç yıl sonra, 1919 Eylülünde müsabaka imtihanını kazanarak İstanbul Tıbbiyesine girdim. İstanbul da Gaziantep gibi işgal altında idi. O zaman Haydarpaşa’da bulunan Tıp Fakültesinin bitişiğindeki kapı önünde bir İngiliz nöbetçisi beklerdi. Fakülteye ancak bu nöbetçinin önünden geçilerek girilebilirdi. İçimizdeki kin, her gün biraz daha kabarıyordu. Biricik ışık Anadolu’da yanan kutsal ateşti. Kışı ıstıraplar, heyecanlar içinde geçirdik. Kurulmuş yay gibi her an fırlamaya hazırdık. Bir ilkbahar günü, Gaziantep’ten silah sesleri işittik. Artık ne tahsil, ne meslek, ne istikbal... Hiçbir şey gözümüze görünmüyordu. Oraya gitmek, bize toprağından hayat ve kudret veren şehre etimiz ve kemiğimizle hizmet etmek istiyorduk. Fakat İstanbul sınırlarını aşmak çok güçtü. Günlerce çırpındıktan sonra çok tehlikeli olmakla beraber bir çare bulabildik: Bir İtalyan vapuru ile kaçak olarak Beyrut’a çıkacaktık. Beş Antepli üniversite öğrencisi, on üç gün süren bir deniz macerasından sonra Beyrut’a çıkabildik. Oradan Halep’e ulaştık. Antep’e arka arkaya gönderilen Fransız kuvvetlerinin merkezi Halep’ti ve Halep-Antep yolu Fransız kuvvetleriyle dolu idi. Türk köylülerin kılavuzluğuyla Fransızlara görünmeden Antep’e doğru yol aldık. Nafak yakınlarına geldiğimiz vakit çetelerimiz bizi sıkı bir yoklamadan geçirdiler. Antep o sırada muhasara altında idi. Bombardıman ediliyordu. Birbirine karışan top, mitralyöz ve tüfek sesleri gök kubbeye sığmıyordu. O kıyamet arasında şehre girmek için de bir yol bulduk.

Tutsaklıktan Erkinliğe: Milli irade, on buçuk aydan beri “Gazi” fakat yaralı ve esir olan Antep’in zincirlerini 25 Aralık 1921 günü parçaladı. Levhayı gözleriniz önünde canlandırınız: Fransız kuvvetleri, on bir ay ateş ve ölüm yağdırdıkları, on buçuk ay da zincirleri altında inlettikleri şehri bırakıp Kolejdeki karargâhlarından Halep’e doğru giderlerken Türk ordusu Maraş yolundan Gaziantep’e giriyordu. Bunu şimdi hayalleriyle seyrederken yürekleri göğüslerinden fırlayacak gibi olan gençler düşünsünler ki olayın kendisi bizim gözlerimiz önünde geçti. Sinirlerimiz bu kadar büyük bir saadete nasıl dayandı Yarabbi! Şehir; sokakları, balkonları, damlarıyla şimdiki lisenin önüne kadar halk yığınlarıyla kaynıyordu. Bu satırları yazan, o vakit yirmi üç yaşında idi. Böyle bir mahşer-tören içinde şehre giren Türk ordusu, o gencin “Hoş Geldiniz” adlı manzumesiyle selamlanmıştı.

Şehitlerin Çınarlıya Misafir Edilişi: Aradan on dört yıl geçti. 25 Aralık 1935’te Gaziantep savaşının ölümsüz şehitlerini Şaraküstü’deki mağaradan, yenilmezlik sembolü Çınarlı’da yaptırdığımız anıt altına taşıdık. O günkü tören, Gaziantep tarihinin en büyük olaylarından sayılacak heybet ve azamette idi: Bütün camilerden toplanan elli, altmış tabuta şehitlerimizin mübarek kemikleri misafir edilmiş, bunların üzerine Türk bayrakları örtülmüştü. Şehir baştan başa ayakta idi. Hele Şaraküstü ile Çınarlı arasındaki cadde, bu caddenin iki tarafındaki sokak ve binalar mahşer hâline gelmişti. Caddeleri gözyaşlarıyla sulayan halk, tabutlar kafilesini sanki yürümeden elleri üzerinde birbirlerine emanet ediyordu. On dört yıl önce yirmi üç yaşında olan üniversiteli, o gün anıt başında söylediği nutukta diyordu ki: “Size şairane bir hayal olarak değil, riyazi bir hakikat olarak haykırayım ki eğer şehitlerimizin kemikleri üst üste yığılsa bu anıtın en az yüz misli yüksek olurdu. Bu anıt, yurduna saldıranların tecavüzlerini kırmak için şehir halkı adına şehitlerinin semaya kaldırdığı şehadet parmağıdır.”

Atatürk, Törenimizde Halay Sekmişti: 25 Aralık 1936’da Ankara Halkevinde kutladığımız kurtuluşumuzun 15’inci yıldönümü de pek muhteşem olmuş ve tarihi bir değer kazanmıştır: Programımızın birinci kısmında konuşmalar, şiirler vardı. İlk konuşma benimdi. Bunda Gaziantep savunmasının ancak efsanelerde rastlanabilen mucizelerini anlatmış, bunları tarihin kahramanlık ve şeref şöhretleriyle kıyaslamıştım. Verdun’ü Gaziantep yanında çocukların tahta oyuncakları gibi buluyordum. Sonra diyordum ki: “Gaziantep müdafaası, vatan muhabbetinin, hürriyet aşkının en yüksek misalini teşkil eder. Ne tarihin meşhur Kartaca’sı bu kadar vatanperver, ne ünlü Anibal’i bu derece kahramandır. En ilahi şairler bile hayalhanelerinde feragat ve fedakârlığın bu irtifaını ibda edemezler. Şairlerin babası Homeros’un ilahlara karışan Akhilleus’u ve efsanelerle kucaklaşan Truva’sı bile bu kadar bahadır değildi.” Sözlerim şair Behçet Kemal’i heyecana getirmişti. Çok geçmeden ruhunun coşkunluklarını güzel bir şiir olarak ve kendi okuyuşuyla toplantıya armağan etti. Her mısrası, salonu dakikalarca çınlatan alkışlara vesile olmuştu:

Aslan nasıl inini korur dünya anladı, Kartaca’nın, Verdun’ün üstünde Antep adı.

diye başlayan bu şiiri hemşehrilerimiz çok iyi bilirler. Programımızın ikinci kısmında oyunlar ve eğlenceler vardı. Yan salona geçmiştik. Yerli türküler söyleniyor, halay sekiliyordu. Tam o sırada salonu temelinden sarsan bir alkış tufanı koptu: Atatürk gelmişti. Herkes etrafını çevirirken O, hemen yanındakilerin ellerinden tutmuş, oyun halkasına girmişti. Bizimle birlikte halay sekti; bizimle birlikte "Şirin Nar" söyledi. Sabaha kadar süren şenliğimizin neşesi, o kahramanlar kahramanının biraz sonra Köşkten toplantımıza gönderdiği paha biçilmez telgrafla son haddini bulmuştu: “Türk’üm diyen her şehir, her kasaba ve en küçük Türk köyü, Gazianteplileri kahramanlık misali olarak alabilirler.”

Ömer Asım AKSOY